23 Aralık 2011 Cuma

DUYGUSAL yALAncılıK


Duygusal yalancilik,
hissetmediğin gibi hissettiğini düşündürmektir.
Yalanciliktir.
Ayni sekilde bir ileriki safhada ayni sorun daha da buyumus olarak geri gelecektir.
Yalan soyler durumun sebebi, kızmadan korkma, uzmekten korkma gibi sebeplerle anneye, babaya ve topluma tam dusunduklerini soylememeye alistirilmis olmaktir. Kisinin farketmedigi, oldugu durumu ve dusunduklerini soylememe, hissetmedigin gibi hissediyormus gorunmenin bir sebebi olamaz.
Anne ve babalar duymak ve gormemek için, cocugun bu şanlı ailelerine yakismayan hareketlerini yoksaymak icin kucucuk cocugu "bak uzulurum, bak kizarim" tarzi tehdit etme durumunda kalmislardir.
Ozgurluk ve esitlik ortamindan çok baski ortami hakimdir, herkese kotu gelir.

1 Aralık 2011 Perşembe

Hata


Hata yapan insanlara özel bir saygı duyuyorum, o aşamaya kadar gelebilmişler, hiç denememişler ise başarmadan önce oyunun kurallarını öğrenecek daha, o hata durağından geçmeden usta durağı yok.

Bazısı kendi yapamayacaksa senin de yapmamanı ister. Haklılığını o kabul, bu kabul bir inanca oturtacak ve merkezi kontrolden biraz olsun uzaklaşmış zihnini kuvvetle geri çağırmaya çalışır. Sen hata yapınca ise "bak gördün mü? ben haklıydım (ego tamini) " der. Halbuki bir durumun daha farkına varan kişi artık kalan hayatında daha deneyimli olacak, ve daha sağlıklı kararlar verecek.

Karşınızdaki kişinin kaç farklı ortama uyum sağlamaya yetecek becerisi gelişmiş olduğuna bir bakın. Fakat rol yapmıyor olduğundan emin olun. İşte o kadar haklı olabilir.

Her bir bakış açısı hayati önemde, varlıkla yokluk kadar keskin olabilir.

Size temel değerlerinizi verenler kaç farklı bakış açısına sahiplerdi?

Cesaret hata yapanlarda olan şey.

Hatasız ve sorunsuz olunsaydı dünyada işimiz olmazdı. Burası bir okul.

Oytun Okkır

26 Kasım 2011 Cumartesi

O adam


Düşündüğün şeye güç veriyorsun. Ne düşündüğüne dikkat et, neye güç verdiğine.

Bazen sen “ne var ki bu düşündüğümde” derken, “resmi unut sadece duygusuna odaklan ve bana tipini ve şiddetini söyle” desem, neye güç verdiğini anlardın.

10 üzerinden değerlendirsek, ne kadar da hızlı 9-10 seviyelerini görüyorsun. Peki bu neden?

Ben bugün bana hafifçe dokunan adama neden sert girerim? Neden biliyor musunuz? Çünkü dünden bir hareketine gıcık olmuşumdur, kıskanmışımdır, o beni küçük düşürmüş, varlığımı hiçe saymıştır fakat susmuşumdur. Ve bugün bu sebeple, dünden bugüne bunu taşımış olduğum için sert kızarım, sert üzülürüm, sert endişelenirim. Ve dışarıdan bakıldığında aşırı tepki vermiş gibi görünürüm ve haksız duruma düşerim, kendime yediremem (ego) kimseye bahsetmem dünden, o günü bilinçaltına bastırırım, yokmuş gibi davranırım, halbuki kendine yalan söylemek kimseye iyi gelmemiştir.

Karşımdakine sert kızıp, sert üzülüp, sert korkarken varlığım ve değerimle ilgili pek az şey bilirim. Bunlar insan olduğum, hatalar yaparsam (kurallar listesi 2 klasör tutar) sevilmeyeceğim yani değersizleşeceğim ve bana kızılacağı ve benim de tabi ki kendime kızacağım. Değersizlik, olduğu durumdaki değersizlik, yeterince iyi kazanmamak, yeterince uzun olmamak, yeterince güzel olmamak, yeterince zeki, yetenekli, iyi huylu, eğitimli, kültürlü, dinine bağlı, ülkesine bağlı, annesine bağlı, sadık, düzenli uyku uyuyan, iyi beslenen, yardımsever, küçüklerini seven büyüklerini sayan (hiyerarşik)ki burada “seven”den kasıt “severim de döverim de, üstünüm ben ve sevmeyi seçiyorum”dur, erkekler için çapkın, kadınlar için evine bağlı ki bunlar kadın kimliğini erkeğin aşağısına yerleştirir, ki tüm bu saçmalıklar toplumsal bilinçaltıdır, güçlü olamamak yüzünden.

İşte seni başta o yüksek hissedilmiş düşünce dolayısıyla duygulara sevkeden ikinci ve temel etken bu yukarıdaki zırvalıklara çok tutulmuş olmandı. Ama kim seni suçlayabilir? Sevilmeyecektin. Hala da sevilmezsin. Ve ne durumda sevip, sevilebileceğini ve kendini sevebileceğini öğrendin, bomboş tazecik zihnine ilk bunlar girdi.

İyi ya da kötü. Geldin gittin, seçtin.Aslında onay verdin ya da vermedin. Hep de tam emin değilken zorladılar seni seçmeye. Evet mi hayır mı? Evet dediğinde sıkıntı olacaktı, hayır dediğinde de. Al sana sır: evet ya da hayır kadar geçerli, anlamlı, 100% hakkın olan bir üçüncü ihtimalin vardı; hiç birşey dememek, “bilmiyorum” demek, “karar vermek için deneyip görmem gerek” demek, “aynı gömlek herkese olmayabilir” demek. Her yargıladığımızda, yani evet ya da hayır dediğimizde cevabını bilmediğimiz sorulara cevaplar dağıtıyoruz. Tabi ki hata yapıyoruz. Suçlanıyoruz ve kendimizi suçluyoruz. O bir şey olamadığımız için herşey bitti sanıyoruz, bir hiç olduğumuzu düşünüyoruz. Bu da diğer tüm inançlar (o 2 klasörlük liste) gibi bizi kölesi yapıyor.

Tüm bunlar herşey mükemmel olsun diyeydi, tam tersi oldu...

Kimse üzülmesin diyeydi, herkes üzüldü.

Hepsi O’nun içindi, en son onu kaybettim.

Halbuki korkuları, üzüntüleri, kızgınlıkları, sevinçleri, çoşkuları, sevgiyi, sevgisizliği mükemmelen bilinaçltıma yazabiliyorsam, bilinçaltım vücuttaki tüm sistemler gibi benim hayrıma çalışması gereken bir sistem olarak iyi-kötü ayrımı yapmıyor. O sadece kaydediyor, bir gözlemci gibi. Efendisinin emrinden çıkmayan uşak. Efendisinin bir gün kendi değerini keşfedeceği günü bekleyen bir bilge. Görevini mükemmelen yerine getiriyor, korku ise hemen bulup getiriyor nereden çıkardıysa.Fobisi olanın kediden korkma hızım saniyenin çok altındadır. Kediyi görüp tehlike hissedip korkmak ise gözlem ister, zaman ister. Bilinçaltı size der ki “siz kaydetmiştiniz efendim”. Haklı. O sevmediğimiz grup insanı gördüğümüzde yükselen nefret... O elde edemediğimiz karşı cinse benzeyen herkese tutulmak, kedi olan ev temiz olmaz kaydımız yüzünden hissettiğimiz iğrenme. Sadece seçtirildiğimiz liderin söylemlerine sahip diye hırsıza verdiğimiz onay.

Bilinaçltı tüm gerçekliği yönetir.

Korktuğumuzu çekmenin örneklerini yazmaya gerek duymuyorum. Korkuların tamamı öğretildi, gerçek değiller, sadece birer inançlar. Yaşamaktan korkmak ve yaşadığında kızacağını bilmek, bildiğin şeyin gerçek olması , korktuğunu yaşaman ama sadece senin gerçekliğin olması. Yere tüküren adamdan iğrenip “ kardeşim hepsi beni mi buluyor?” diye naif naif düşünmen.

İnandıklarımızı bildiklerimiz sandığımız sürece, tanrısal değere en gerizekalımızın da tabi ki sahip olduğunu bilmediğimiz sürece, böyle yargıladığımız sürece, kendimizi yargıladığımız zaman tanrısal güç ile kendimize cezayı kesip, hasta olduğumuz sürece, pek bir şey değişmez. Değişim için efor gösterenleri çok takdir ediyorum, tek dikkat etmeleri gereken şey, içsel yüzleşme ve barış yapmadan, aslında iyi veya kötünün varlığını tamamen hayatından çıkarmadan yüzeysel yüzeysel takılarak kendini kandırmamaya dikkat. Yine iyi gelir de. Pek bir şey değişmez. Büyük ve köklü değişimler mümkündür, buna özgürlük denir.

Unutmayın

Tanrısal olmayan hiçbir şey yoktur. Tanrı bulut ya da bulutun arasından hayal meyal gözüken sakkallı yaşlı, elinde bir çek list ile (yaptı yapmadı onay listesi) gezen asık suratlı, beyaz tercih eden bir adam değildir. Bu adam sizin içinizde olamaz. Bu adam siz değilsiniz. Böyle bir adam yok. Elinde çek list yok, dönem sonunda hesap sorup, sizi cezalandıracak değil. O adamın sizi cezalandırdığı ve ya mükafatlandırdığı ve içinizde olduğu şu bakımdan gerçektir o adam sizsiniz sadece, o adam değil, siz. Sadece siz. Yargılamak tüm bunlardan bihaberlik yüzünden. Tanrı, evrendi, var olanın bütünü idi. O her yer idi. Kendini keşfediyordu.

Tanrı üzülemez, kızamaz, suçlu olamaz, hata yapamaz. Deneyimler ile kızgınlığı, üzüntüyü, nefreti, sevgiyi, detayı, makro evreni ve mikro evreni, sonsuzluğu öğreniyoruz. Sadece çok yaygaracıyız, hepsi de sadece teker teker öğrenilmesi gerekenler, yaygara bitse durum değişecek, buraya dikkat durum değişince yaygara bitecek değil, yaygara bitince durum değişecek.

Hata yaptığımız için suçlu hissetmiyoruz, suçlu hissettiğimiz için hata yapıyoruz. Yoksa nasıl denk gelecek de hepiniz pek bahsetmeseniz de aynı hataları üst üste yapacaksınız. Hayat tesadüfmüş gibi ondan bundan korkmayı biliyordunuz, bu da mı tesadüf?

Saf olmayın hayatın anlamını bilmiyor olabilirsiniz. Buna hakkınız vardır. Sadece biliyor gibi davranmak sakıncalı. Bir şeyi bilmemekten daha kötüsü bildiğini sanmaktır.

Babam haklıymış, hoca çok biliyormuş, lider öldürmemiş gibi davranmaya devam etmek iki taraftan birini tercih etmeye zorunda bırakılmak yüzündendir.Halbu ki değişim devam ediyor, en sonunu bilmiyoruz ki şu ana kadar olan bitene “aman da ne kötü oldu” diyelim.

Değişimin ilk ve en önemli adımı, bu yazıdan hiçbir şey anlamadıysan bile kendini suçlamayı bırakmaktır. Ardından ve beraberinde tüm özgürlüklere sahip olduğunu farketmek.

Suçluluk duyguları, “aman boşver, niye kendini suçluyorsun, unut gitsin” dendiği zaman yok olmaz, hiç kıpramaz. EFT yapmak. Anında istesen de , zorlasan da kendini suçlu hissedememektir. Gerçek affı sağlar, gerçek af efektiftir ve değişim başlar. Olacaklar şu an hala birazdan sokağın keşmekeşine girip bunu yargılayacaklar için önceden tahmin edilemez. Yavaş olmasında sakınca yoktur, onun bir süreci ve zamanı var.


Oytun Okkır

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Özgürlük


Bir insan özgürdür arkadaş.

Kendini öldürmekte, başkasını öldürmekte, hata yapmakta, nefret etmekte, haksızlık yapmakta, yanlış yola sapmakta...

O çok korktuğumuz başarısızlık. Bilmeden. Halbuki sadece başarısızlıklar bir şey öğretir, ve tek amaç gelişmek ve öğrenmekti. Tabi ki deneye yanıla.

Peki ya başarı, o hep istediğimiz, hayatımızı adadığımız, çok feragatlarda bulunduğumuz. Başarı nedir biliyor musunuz? Başarı bir hiçtir ve sadece egonuzu tatmin eder, “ben yaptım ve ya benim” demenin o eşsiz duygusu yok mu? Annenin babanın seni motive ettiği. Sen başarılı olacaksın ki o da egosunu tatmin edecek. Bahsedecek insanlara benim çocuğum şöyle böyle, şunu kazandı, şunda birinci oldu, maaaşı şu, altında bu kadar adam çalışıyor. Umursamadığı ve ya göremediği şeyi söyleyeyim, çocuğunun mutsuzluğu pahasına. Halbuki ne çok dinlediniz sözünü neleri feda ettiniz, ne çok suçlu hissettiniz, hissettikçe suçlu kalındı.

Evrensel yasa 1; bir insan tamamen özgürdür.

Evrensel yasa 2; şimdi ne yapacağız? Hep verdiğim örnek : çok dertlisin, mutsuzsun ve hastasın ya, eğer yan mahalleye meteor düşerse tüm dertler unutulur ve “şimdi ne yapacağız?” olur. Değil mi?

Kanser hastası olduğunu öğrendiğinin bir gün öncesi ve bir gün sonrası mesela. Konu her zaman “keşkelerin bir şey getirdiği yok ne şimdi ne yapacağız?”.

Şu an elektrik kesilse ve gelmeyecek olsa... İşte o zaman gerçek hayat başlar.

Evrensel yasa 3; her neye direnç gösterirsen sana yapışır ve seni bir daha da bırakmaz. Direnç göstermek hayır demektir, olamaz demektir, kızmaktır, üzülmektir, olmamalı demektir, bunu söylerken titremektir. Hata mı yapmıştın, “hiç durmadan hata yap o zaman”.

Sokakta tüküren adamdan mı nefretin? Her gün karşılaş.

Seni terkettiği zaman çok “olamaz” dedin ama farkında mısın o zamandan sonra hep terkedildin. Onlara şöyle davranmaktı hatan, hep aynı hatayı yaptın, hiç ders çıkarmadın sanki programlı gibi, kızgınlığın da hep arttı. Sanki şu lanet olasıca dünyada ilk ve tek kez sen terkediliyor muşsun gibi. O kadar abarttın ki bunu kendini o zamandan bu zamana hasta ettin. Tebrikler.

Tamam hadi hata yapmış ol. Şu yukarıdaki evrensel yasa uydurmalarına da aldırmamış ol.

Sana söyleyeyim, şu zamana kadar bu durumda kalmış olma özgürlüğün kadar şu an artık bunu bitime özgürlüğün de var. Hata yapma özgürlüğün de var. Vardı.

Hata yaptığımızda 2 seçeneğimiz olur, başaracak kadar yeterli değildin ve eksiklerini gider, ve iyi ki bununla yüzleşme fırsatı buldum, yüzleşmemek eksik olduğun gerçeğini değiştiremez, senin şu an zorlanarak yaptığın sadece yüzleşmek. Diğer seçenek ise isyan etmek. Nefret kusmak, olanı değiştiremeyecekken kendine karşı sistematik bir savaşa girişmek, hiç te mükemmel olmadığın için kendine kızmaya başlamak. Suçluluk duygusuyla, kendini cezalandırmak, ve kendine şöyle oturaklı bir boyun fıtığı hak görmek. Hayırlı olsun.

Evrensel yasa 4; korktuğun başına gelir. Kesin gelir.

Bu arada burada yazılanlar senin bilinçaltında olup bitiyor ve sen bunlardan yüzde onunun farkında olarak bu deneyimi yaşıyorsan şanslısın. İyisin yani.

Farkındalıklar artık yokmuş gibi davranılamayan şeylerdir. 30 yaşınızdaki haliniz ve 20 yaşındaki haliniz gibi.

Hata yapmaktan korkarsan hata yaparsın. En mükemmeliyetçi insanların en istikrarlı şekilde vasatın altında seyretmesi gibi. Nasıl hayatlara sahipken nasıl da “ aslında ben çok mükemmeliyeteçiyimdir” demelerinin fotoğraflarını çekmek sergilemek isterdim. Ne yalan söyleyeyim.

Evrensel yasa 5; neye dikkat edersen onun farkında olursun. Bir çocuk oyun ve oyuncak farkındalığında olacağı gibi, iş adamı şirket, çek, ev kadını çocuk ve dizi. Öteki siyaset, öteki acı hüzün, öteki kıskançlık, öteki hırs hormonları, kimisi şifa, kimisi depo, kimisi dini ritüelleri, kimisi borç kiminin harç. Önemli olan dikkat ettiğin şeyi ne oranda kendin belirlediğin. Yoksa güruhla mı gerçekleşti, yoksa hepsi yalan mıydı? Yoksa çok mu tutulduk.

Tanıştırayım, daha bebeklik kayıtlarınızın size armağanı, “başka türlü düşünememe”, koskoca bir kırmızı kurdelalı.

Maliyeti ne bilir musunuz, daimi mutsuzluk. Aman ne güzel. Suyundan koyma, çünkü bu kuru ve leş gibi yenen bir yemek.

Yoksa insanlar özgürdür, yaşanması gereken şeyleri hangi hiç bir değişmeyeni olmayan dünyada değişmeyen kural olarak adama dayadın. SIÇTIN BIRAKTIN.

Değişirdi arkadaş, sen görmesen de değişmeyen bir şey yok. Ve sen görmüyorsan o şey yoktur kafası bir ölüm fermanı.

İzin verdiğin oranda evrenle uyum içine gireceksin. Tüm başına gelenler. Kendine yasaklarsan direnç gösterdiğin şey seni bulacak bir bakacaksın “ulan olmasın dediği şeyi yaratmışız”.

Çocuğa dokunma dersen dokunacak işte.

Kimseyi olduğu durum ve davranıştan dolayı suçlayamazsın çünkü bilmezsin ki o adamın tam o anda o durumda olmak ve öyle davranmak için öyle gerekçeleri vardı ki, sana anlatamazdı ve sen de anlayamazdın. Ve sırf sen bilmiyorsun diye onu yargıladın, suçladın, hor gördün.

Yaptığın neyse de asıl sorun aynısını kendine yaptığın. Ve çok acımasızsın.

Oytun Okkır

5 Ağustos 2011 Cuma

Canlılık



Bir insanda canlılık belirtileri olmalı. Muzurluğu kovalayan bir surat. Ciddiyken ciddi ama gayri ciddi olma firsatlarını kovalayan. Recep İvedik’in dediği gibi “içindeki çocuğu öldürmemiş muhafazasındayım”.

Çocuk yönünüzün bilgelik, öte tarafla bağlantı, yaratıcılık gibi yönlerinizi kontrol ettiğini nereden bilecektiniz.

Bir düşünün çevrenizdeki insanları, buna göre bir değerlendirin. Ben diyorum ki o salak dediğiniz insanlar çok daha mutlu, ve daha yaratıcı.

Özgünlük? Kafasına göre takılma, kimseye benzememe? Özgünken, kafana göre takılıyorken, iddiasına girerim hiç bir hinlik düşünmüyor, hiç bir üzüntünü hatırlamiyor, hiç bir olumsuz duygu hissetmiyorsun. Çünkü neye dikkat ediyorsan onun farkındasın, o an sezgisel bir şekilde içinden geldiği gibi davranırken içindeki öz ile birleşiyorsun, bu seni mutlu ediyor. Aslında tek yaptığın o an kolaylıkla endişelere dikkat edebilecekken kolaylıkla içinden geleni de engellemeyebiliceğin. Engel korku, kabul vs. türlü isimler alabilir. Sadece ötekine değil de buna dikkat etmeyi seçmek, bu aynı zamanda dramatik bir olay içerisindeki komik durumları farketmektir. Cem Yılmaz bunu yapıyor, aklında kalıyor ve sonra kendine has bir şekilde hepimizin bildiği o anı bize geri anlatıyor ve bu onu en çok aranılan, görmek istenen ve dolayısıyla çok zengin yapıyor. Bana sorarsanız onun asıl zenginliği o anlarda kendi eğlenmiş olması, çocuk gibi olması, parasızken de muhtemelen aşağı yukarı aynı oranda mutlu olması ve istediği şekilde davranıp istediği şeyi yapmaktan korkmuyor olması. Hepimizin hayali... Bizi kendine çekiyor. Özü bizi çekiyor.

Onun farkı ne? Muhtemelen annesi ve ya babasından öğrendi hayatı böyle görmeyi, kimsenin çok istediği ve göremediği şekilde.

Ramtha’nın söylediği gibi bir el, bir kova ve kovanın içinde su var. El yukarısı, kova ebeveyn, sorumluluk sahibi, koruyucu yön ve işi suyu bir yerden bir yere güvenlice dökmeden götürmek. Su ise, asıl iş, taşınması gereken, çocuk yönümüz, tanrısal kısmımız. Bazen taşan.. Ve illaki bir kovaya ihtiyaç duyan. Fakat asıl işe dikkat.

Canlı olmak Osho’nun da dediği gibi başlı başına risklidir, hep ölme riskin var, son ana kadar. Ve öldüğünde artık hiç bir risk yok. Özgürlük. Her ne kadar çok korkulsa da. Risk almaktır bu sebeple hayat, canlılık burada.

Dolayısıyla yukarıda bahsettiğim iki yarı canlılık ve ölülüğü temsil ediyor, çevrenizde yok mu çoktan ölmüş insanlar.

2 Ağustos 2011 Salı

Yasak


Onlara hiçbir ahlaki, kültürel ve dini sebeple bir şeyleri yasaklamayın, çünkü suç yasağı dünyayı bir cehenneme çevirecek, bastırılmış cinsellik aşırı merakı, paketteki sigara öldürür resmi kanserleri ve ölümü, uyuşturucu yasağı uyuşturucu toplumunu getirecek. Getirdi.

İyi ki cinayet bir suç, dünyanın her yanı cinayet. En büyük cinayet aç bırakmak. Afrikada her gün binlerce insan sırf kapitalizmin arzusu yönünde ürün üretemediler ve dolayısıyla iş yapamadıkları için dünya nimetlerinden bir bardak suyu dahi alamıyorlar. Bu bir cinayettir, en sessizi ve en acılısı, en dikkat çekmeyeni, en normali, en toplusu, en sistematiği, en uzun zamana yayılmışı, en sinsisi, en insanlık dışı olanı... Yoruldum gerisini siz bulun. Ve cinayet yani bir adamın öfke ve alkolle bir başka adamı öldürmesi bir suç. En azından öldüren ve öldürülen birbirinin suratına bakıyor, kendi işini kendi yapıyor ve biri sonradan suçlu hissedecek. Halbuki öte yandan o diğer insancıklar sırf kapitalizm kafasında işe yaramaz oldukları ve köle dahi olamadıkları için bu toprağın suyundan ekmeğinden pay alamıyorlar, uçağa falan binip dünyanın öteki tarafını gezip ruhlarını zenginleştiremiyorlar, bilgi, yemek ve sağlıktan hiç bahsetmiyorum. Neden? Parası yok. Ama ben şahsen bu zamana kadar Afrikalıları inandığım Unicefe emanet edip içimi rahatlatmıştım...

Binlercesini öldüren sırf tvde öyle dediler diye %50’nin üstünde destek ve takdir dahi alabilir. Milyonlarcasını öldüren yine tvde “ama bu terorizm” deyip bizi korkutup bizi koruduğuna bizi inandırabilir. Ve biz milyon misli az suçluya çullanırız halbu ki o rehabilite edilebilir, pişman, dünyanın eko dengesini bozmadı, topluca ruh halini bozmadı, toplam hissedilen korkuyu arttırmadı ve özünde halen iyi.

Neyi niçin yaptığımızı bilmeden toplu hipnozdayız. İçinizdeki stresin sebebi neredeyse hiç bir şeyi neden yaptığınızı bilmemenizden kaynaklanıyor. Bir hikaye duymuştum, hatırladığım kadarıyla; bir dini büyük bir cihatta karşı orduyu yeniyor ve kralı ve ya artık neyse yakalıyor ve boynuna kılıcı dayıyor tanrı adına öldürmek üzere. Ölen diğerinin suratına tükürüyor ve galip de kılıcını çekip gidiyor. Adam “niye beni öldürmedin?” diyor, galip te “seni tanrı adına öldürecektim ama şimdi öldürürsem öfkem yüzünden öldürmüş olacağım.”

Amsterdam’da uyuşturucu serbesttir ve turistler bol bol uyuşturucu içer, halbuki halk neredeyse hiç içmez. Onlar için cazibesini yitirmiştir.

Cinsel tabular vajinusmu, erken boşalmayı ve abuk subuk cinsel hayatlar getirir.

Bir çocuğa neyi yasaklarsanız, onu yapacaktır. Her neye direç oluşturursanız ki bu “olamaz” demektir, “yasak” demektir, aslına bakarsanız “kötü” demektir size yapışır ve sizi bir daha da terketmez. Bu mor fil düşünme denen bir kişinin mor filden başka bir şey düşünemez olması kadar basittir. Özgürlük durumu ise dinginlik, kendini kontrol, bir şeyleri sadece istediği için yapma, ve o iç stresten kalıcı kurtulma demek. Fakat aksi durumda yasaklayana, yasaklar delineceği için çok zor gelecek ve yasaklananın da tüm dikkatini oraya çekeceği için gereksiz tutulma, yaşanabilecek milyon tane harika olaydan tutulma sebebiyle uzak kalma demek olacak. Neye dikkat ediyorsam onun farkındayım. Yasaklar dikkat çeker...

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Ön yargı Duygularda gizlenir


Ön yargı Duygularda gizlenir.

Ön, baş, baştan, önce, olaydan önce, ne olucaksa olmadan önce, ta başından anlamlarına gelir.

Yargı, bir şey, bir olay, bir kişi, bir durum, bir oluş ile ilgili ailevi, dini ve milli yani toplumsal kabuller ve genellemeleri temel alan kişisel doğru yanlış, olur olmaz, iyi kötü gibi 2’ye ayıran bir inanışı dile getirmektir.

Düşünmek, beğenmemek, tercih etmemek özgürlüktür fakat bir başkasına bunu söylediğimizde bunu onunda böyle düşünmesini istediğimiz için yaparız. Farketmediğimiz belkide o kişinin o an orada olan ile ilgili yargı sahibi olup sizi onaylayacak kadar bilgi sahibi olmayabileceği.

Bu, son zamanda hiç de özel bir şey yaşamadığınız bir komşunuzun her sabah size selam verirken bir sabah surat yapması durumunda sizin “haydaa ne oldu şimdi” demenize sebep olabilir. Sizinle özel bir şey yaşamadan birinci elden görmediği duymadığı bir bilgiye sahip olması ve artık sizi sevmemesi olabilir. Bir başka komşunun bir yargısının altındadır. Sorun birinin diğerini inandırmasıdır. O diğeri, o bir diğerinin kendi kanaatini edinmesine izin vermedi. Önce ki günkü olay bardağı taşıran son damla olmuştu ve ya o genç adamları sevmezdi. Diğerine gitti ve “bu adam evde şunu yapıyor (ve tabi ki bu toplumsal olarak korkunç bir şeydir)” dedi. Diğeri kuralı hemen hatırladı ve adamın onu yapmamış olabileceği ihtimalini es geçerek adama kinlendi.O artık ön yargılı ve adamı yargılamak üzere diğer bir komşu bulmaya hazır. Bu silsilenin adı dedikodu. Sorun silsilenin her bir etabında yapılan yargıların görüş bildirmekten çok karşı tarafın aynı yargıya ulaşmasını sağlama amacı içermesi. Yani enerjisi yüksek, sesi yüksek, tonu tiz, içindeki duygusu kuvvetli.

Bunu bu kişi neden yapıyor? Bir yerinde buna ihtiyaç duyuyor. Onaylanma ihtiyacı. “Haklısın” denme ihtiyacı. Toplumsal yargı ön kabulunü ve içindeki onaylanmış enerjisini karşı tarafın gaza gelmesi özelliğini kullanarak birisinden hoşlanmadığı için ona zarar vermek istemesi. Egosu tatmin olsun diye. Karşısındaki kişiyi kandırmak, aslında kendini de çoktan kandırmış olmak.Duygusal korsanlık yaparak, olumsuz enerji saçarak nefret uyandırarak.

O sebeple “o adamı sevmem” demenin sadece düşünmek, bunu usulca söylemek (düşüncesini belirtmek amaçlı), karşı tarafın aynı kanaati edinmesi için yüksek enerji ile belirtmek gibi birbirinden çok farklı duygu durumları olabilir Yargılamak bunun son hali, yıkıcı olanı, duygusu negatif ve 2’ye bölücü. Karşı tarafı alt yapmak. Ego, kendini üst görmek, buna uğraşmaktır. Ezilince ve ya kendini bir şey sanınca ortaya çıkar. Alt ve üst. Doğru ve yanlış.

Karşımızdaki aynı olayı o an orada yaşasa, o bahsi geçen kişiyi görse aynı yargıya varacak mıydı? Belli olmaz. Önceden belli oldu ama. Çünkü biz kızmıştık. Kendimizi alt hissetmek sebebiyle üste çıkış ve onaylanma ihtiyacındaydık. Ve tüm bu olan biteni farketmedik, bunun adı öz farkındalık. Karşımızdaki kendi edinmesi gereken deneyimi edinemedi.

Görüldüğü üzere asıl konu ne söylendiği değil, kelimeler ile birlikte adı konmadığı için farklarına varmadığımız olgular var duygularımız. Ne söylendiği değil duygusunun ne olduğu önemli.

Tüm bu yazı yargılama içermiyor mu diye düşünürseniz, negatif enerjisi yüksek, 2’ye bölücü, geçmiş acılar dolayısıyla yazılmış, birilerinin kötülüğünü istediğini düşünürseniz evet.

Duygusal farkındalık kazanılmadıkça ön yargılar duygularda gizlenecek ve bazılarımız bazı başkalarımıza ne yapması, ne düşünmesi ve ne hissetmesi gerektiğini söyleyecek. Hal bu ki kimse kimseye ne yapacağını söyleyemez. İnsan özgürdür. Dünyadaki tüm sorunlar bundan çıkar ve dünya uzaktan bakıldığında kendini yok eden bir küredir. Ve aslında herkesin istediğini beğenip istediğini beğenmeme özgürlüğü vardır.

Son olarak, dışarıyı yargılayan, içeriyi de aynı şekilde ve zararlılıkta yargılar. Çünkü kurallar herkes için...

Oytun Okkır

EFT Terapisti